Bir Kitap Eleştirisi - Kur'an-ı Kerim'in Apocrypha'sı

 

GirişDin ve ezoterizm konularıyla ilgilenen bir insan olarak kitabın ismine ve arkasında yazanlara kanarak kitabı sipariş eden güruhtan biriyim. Artık kitabı baştan sonra okumuş biri olarak kitabın...

Giriş

Din ve ezoterizm konularıyla ilgilenen bir insan olarak kitabın ismine ve arkasında yazanlara kanarak kitabı sipariş eden güruhtan biriyim. Artık kitabı baştan sonra okumuş biri olarak kitabın arkasında yazan “güçlü bir kaynak olarak kütüphanenizde bulunması gereken bir eser” ibaresine sesli gülüyorum her baktığımda.

Nimet Erenler Gülkökü sanıyorum ki olanca iyi niyetiyle, bildiklerini anlatmak için yazmış bu kitabı. Fakat birçok konuda bilgileri hayli yüzeysel olduğu için ne ayetlerin ne de mitolojide bahsettiği olayların köküne yeterince inebilmiş. Yer yer yaptığı ayet cımbızlamalarıyla da göreceğiz ki kendisi olan biteni Kur’an’daki anlatılarla birleştirmeye değil, kafasında kurduğu kadim bilgelik tasvirlerini Kur’an’a ilintilemeye çalışmış.

Yazının en başından çok agresif bir biçimde kitaba yönelik ithamlarda bulunduğumun farkındayım. Şimdi gelin hep beraber kitabın ve kitaptaki benim gözlemlediğim yanlışların üzerinden geçelim.

Analiz

Kitabın İsmi

Kitabın analizine başlamadan öncelikle ismini bir analiz edelim. “Apocryph” kelimesi burada clickbait olarak seçilmiş bir kelime gibi. Kur’an’daki anlamı tam anlaşılmayan ve belirsizlik içeren ayetler için hali hazırda yüzlerce yıldır kullanılan bir kelimemiz var: müteşabih. Fakat burada Nimet Hanım gizlenmiş, üstü örtülü anlamını vermeye çalıştığı için bu kelimeyi tercih ettiğini söylüyor. Bizi yormadan “Gizli” de diyebilirdi, fakat hali hazırda Ergun Candan’ın “Kur’an-ı Kerim’in Gizli Öğretisi” isimli bir kitabı var olduğu için (bu arada, doğruyu yanlışı bir kenara bırakalım, Ergun Bey’in kitabı aynı konular hakkında bu kitaptan çok çok daha doyurucu bir kitaptır) bu isim tercih edilmemiş gibi duruyor. İçinde orijinal bir fikir bulunmayan bir kitap yazarsanız en azından isminin kopya olmamasını istiyorsunuz herhalde. Neyse. Başlığın altında da “Kur’an’a dair bir ta’likat” yazıyor. Burada da ta’likat kelimesi özenle seçilmiş gibi duruyor. Said Nursi’nin bu isimde bir eseri varmış, ek bilgiler, açıklamalar tarzında bir anlam taşıyor. Yani kitabın title, subtitle ve logosunu görünce (logoyu da yazar kitabın başında açıklıyor) “wooow bu yazar ne kadar da bilgili duruyor” diye düşünmeden edemiyor insan. Ne yazık ki kitabın dış görünüşündeki bu derinliği kitabın içinde bulamıyoruz. Apocrypha kelimesinin artık İngilizce’de yalan yanlış bilgi anlamına gelmesi de nereden baksanız kaderin bir cilvesi bana sorarsanız.

Gılgamış, Benlik, Ruh, Tekamül

Kitap öncelikle Gılgamış destanı esintileriyle başlıyor, Gılgamış ve Enkidu’nun hikayesini dinliyoruz. Gılgamış ve Enkidu’nun insanın medeni ve hayvani yönünü temsil ediyor olduğu zaten üniversitede filan Humanities dersi alan herhangi birinin bildiği mevzular. Buradan hareketle yazar, id ve ego dualitesine girip bunun Kur’an’da da var olduğuna dair tespitler yapıyor. Tekamülden ve ruhtan bahsediyor. Kur’an’da bahsedilen ruh, gerçekten Nimet Hanım’ın Neospiritualizm’den aşina olduğu ruh mu acaba?

Sonraki chapter’lardan Yaratılış bölümünde Eski Ahit’ten ve Sümer tabletlerinden alıntılar yapan yazar, bizim tasavvufta da çokça kullanılan “tanrının insanı kendi imajında yaratmış olması” motifini alıyor ve Kur’an’daki “ruhumuzdan üfledik” ifadeleriyle birleştirip bu ruhun, yani nefesin ne olduğuyla ilgili muğlak laflar ediyor. Bu mevzu zaten daha önce ulema ve filozoflar tarafından tartışılmış olup aşağı yukarı neden bahsedildiği bellidir. Pneuma - spirit - can - nefes ile psyche - soul - ruh - zihin bağlantıları incelenirse, burada ayette bahsedilenin pneuma olduğu görülecektir. Bu kitap eleştirisinde bahsettiğim kelimelerdeki bağlantıları sıfırdan anlatamayacağım. Fakat sonuç olarak pneuma, yazarın inandığı gibi “vücudun içinde müstakil ölüm ve uyku anlarında ayrılan ektoplazmik bir enerji bedeni” gibi olan bir ruh değildir.

Dişi - Kadın, Erkek - Adam

Gördüğüm kadarıyla yazar, bazı sabah programlarına çıkıp dişilik ve erkeklik hakkında bazı açıklamalarda bulunmuş. Her erkeğin içinde dişi yönler, dişinin içinde eril yönler bulunur vesaire. Malum hususlar. Ve yazar buradan hareketle şunu diyor: erkeğin adam olması için içindeki dişil yönün farkına varması gerekir. Dişinin de kadın olması için içindeki eril yönün farkına varması gerekir. Güzel, postmodern bir söylem di mi? Sonra gidip bu bahiste Kuran’dan alıntıladığı ayet şu:

“Allah size kendi benliklerinizden eşler nasip etti” Nahl 72

Bakın kendi benliklerinizden diyor, demek ki içinizdeki eşlerden bahsediyor diyor sonra da. Çok talihsiz bir açıklama, çünkü bu alıntıladığı ayet bırakın öncekive sonraki ayetleri, Nahl 72’nin tamamını bile kendi başına karşılamıyor. Ayetin içinde bunu söyledikten sonra ekliyor Kur’an: “çocuklar ve torunlar da nasip etti, sonra onları rızıklandırdı” diye.

Ben de çok isterdim böyle anlaşılıyor olmasını fakat bendeniz, çocuk ve torunlarımı kendi içimdeki dişil kuvvetlerle ilişkiye girerek yapamayacağıma göre (:D) yazarın burada işine geldiği gibi ayeti yorumlayıp işine gelmediği kısmını da alıntılamadan dışarıda bıraktığını söylemek yanlış olmaz. Hiç hoş değil.

Ayrıca New Age’in üzerimize sardığı büyük bir agenda olan erkeğin kadınlaştırılıp kadının erkekleştirilmesi sorunsalı, bu başlık altında karşımıza çıkmış olup bilahare kendi yazısında incelenmesi gereken bir mevzu.

Kuran’da Bakmak ve Görmek, İşitmek ve Dinlemek

Yazar sonrasında bakmak-görmek, duymak-dinlemek gibi ortaokuldan itibaren çokça duyduğumuz konseptlerin Kur’an’daki izlerini filan bulmaya çalışıyor ki hiç gereği yok. Çünkü ortada bir derinlik yok, apocryph olmasını gerektiren pek bir şey de yok. Kur’an’da geçen “onların gözleri vardır görmezler”, “ Allah gözlerine bir perde indirmiştir”, “kulakları vardır duymazlar” gibi ifadelerde var olan “sanki Allah bunları yapıyor da kişinin kendisinde suç yok“ yargısı buradaki nüanslarla kapatılmak istenmiş. Fakat bu mevzu da zaten çokça tartışılmış ve ucu özgür iradeye, determinizm-indeterminizm’e bağlanan, ve bir new age kitabında 4 sayfada çözüm bulunamayacak kadar geniş bir mevzu.

Reenkarnasyon

Malum, hem dünyadaki Blavatsky ve sonrası ekolün, hem de ülkemizdeki 60’lar sonrası Ruhselman ve Arıkdal ekolününen büyük tezi, ruhların tekamül etmek üzere, yani kendilerini geliştirmek üzere birçok yaşam yaşıyor olmaları. Yani her ruhun öldüğünde bir sonraki şansında nasıl bir hayat istediğinin ona sorulması, sonra ölen ruhun o yeni bedende yeni bir plana doğması ve kendisini eksik olduğu konularda geliştirmesine dayalı bir ruhçuluk öğretisi. Reenkarnasyon tabii bu konuların tam orta yerinde.

Nimet Hanım da tabii Kur’an’dan ünlü ayeti alıntılayarak Kur’an’da reenkarnasyonun olduğunu iddia ediyor:

“Siz ölülerdiniz, o sizi diriltti. Sizi yine öldürecek, sonra diriltecektir. Nihayet O’na döndürüleceksiniz” (Bakara 28)

Ya tabii şimdi bu ayet bilmeyene net bir şekilde reenkarnasyon anlatıyor gibi gözüküyor olabilir. Ama bu ayet zaten hali hazırda reenkarnasyon tartışmalarının üzerine yapılmış olduğu, ve ulemanın üzerinde mutabık kaldığı yorumun çoktaaan belli olduğu bir ayet. Ve tabii ki mutabakat reenkarnasyon olmadığı yönünde. Ayette anlatılan sürece göre insan (1) ölü — (2) diri — (3) ölü — (4) diri şeklinde bir süreçte. Bu fazları şöyle açıklıyorlar:

  1. Ölü: Sen hiç yoksun bile. Seni oluşturan parçacıklar portakalda vitamin, dağda taşta havada molekül
  2. Diri: Dünya hayatı. Bu bedenin. Şu an dirisin.
  3. Ölü: Bu hayatın bitince öleceksin. Gene dağ taş gibi olacaksın.
  4. Diri: Kıyamet ve sonrasındaki ahiret hayatında tekrar diriltilmiş olacaksın.

Yani sürekli sürekli, belki de onlarca, yüzlerce kez tekrar bedenlenme gibi süreçlerden bahsedilmediği görüşündeler.

Ulemanın ve Türk Neospiritualizm camiasının iki zıt görüşünü bir kenara bırakalım. En azından Nimet Hanım’dan bu iki görüşü beraber sunabilmesini, ve hakim görüşe neden katılmadığını açıklayabilmesini isterdim. İşte o zaman kendisinin bir fikri olmuş olurdu ve karşıt görüşleri dikkate alıp sonra kendi fikrine ikna olmuş olabildiğini bize gösterebilmiş olurdu. Hakim görüşün lafı bile edilmeden apocryph görüşün sanki tek açıklama gibi sunulması, akademik dürüstlük açısından da bir soru işareti.

Cennet Cehennem

Yazar tabii ki new age akımlarından çok etkilenmiş olduğundan cennet ve cehennem’in içimizde olduğunu iddia etmesi kaçınılmaz. Fakat kendisi hakkında kitap yazmakta olduğu Kur’an’ı güzelce okumuş olsaydı mevzubahis iki yerin de detaylarıyla tasvir edilen mekanlar olduğunun apaçık olduğunu görebilirdi sanıyorum.

Cennet ve cehennem içimizdedir, ve onlar bizim iyiyi kötüyü pozitifi negatifi ayırt edip kavradığımız şuur seviyelerimizdir falan filan. Hayır. Burada tabii ki doğru ve yanlışların farkında olan insanın zihninde yaptıklarını taşımaktan dolayı duyacağı haz veya acının yokluğundan bahsetmiyorum. Bir fenomen olarak bunlar varlar. Fakat bunlar Kur’an’da anlatılan cennet ve cehennem mi? Hiç zannetmiyorum. Örneğin Kur’an’da (yazarın da alıntıladığı ayetlerin biri bu) cehennem tasvir edilirken içine atılan insanları görüp “Daha yok mu?” diyor. Gelenlerin alınları ve sırtları kızgın cisimlerle dağlanıyor diyor kitap. Ateşin içine yüzükoyun sürükleneceksiniz, diyor kitap. Sütunlara bağlı olan insanlardan ve onların üzerini kapatmakta olan ateşten bahsedilir. Yani “içimizdeki kötülük işte :)” den çok daha fazlası olan detaylı mekan tasvirleri bunlar.

Sûr

Sur chapterı başladığında kitabın seyri tümüyle değişiyor aslında. Kitaba baştan sona hızlı bir göz gezdirirseniz zaten Sur öncesi ve sonrası olarak kitabın ikiye ayrılabileceğini göreceksiniz. Öncesinde daha Kur’an ağırlıklı bir kitapken sonrasında çok daha new age ve bilim kurgu ağırlıklı bir kitaba dönüşüyor.

Çok kısa bir biçimde açıklamak gerekirse, Nimet Hanım’ın Sur çıkarımı şu şekilde: Sur Kuran’da şiddetli bir ses olarak bahsi geçen bir şey. Ses bir çeşit titreşimdir. Burada titreşim kastediliyor ve titreşim gezegen olarak içine gireceğimiz Foton Kuşağıdır. Demek ki Sur, gelecek Foton Kuşağıdır.

Kitapta uzun uzadıya Foton kuşağından, ışıktan, dünyanın eksen kaymalarından bahsedildiğinden bu mantık zincirini insanlar yakalayamayabilir. Olsun. Yalnız Foton Kuşağı’na girdikten sonra olacak olayların kitapta bir tasviri var ki, işkembe-i kübradan sallanmış olduğu apaçık. Yani kitabın koptuğu yer gibi bir şey burası. Nelerden mi bahsediliyor? Foton Kuşağı’na geçince DNA’mızın 2 sarmaldan 1024 sarmala çıkacağı inancı, şimdiden 12 helozonlu DNA’ların görülüyor olduğu safsatası, Foton Çağı başlangıcındaki ilk birkaç günlük süreçte önce bütün gezegenimizin karanlığa gömüleceği, sonra aydınlık tekrar çıktığında herkesin telekinezi, durugörü, telepati gibi psişik yeteneklerinin açığa çıkacağı gibi acayip acayip şeyler… Bir değil, iki değil onlarca saçma sapan şeyin bileşimi. Yahu biz artık elektron mikroskoplarıyla DNA’yı kromozomları falan görebiliyoruz. 12 sarmal, 1024 helozon geyikleri bir bitmedi gitti.

Tarık ve Sirius

Tarık Suresi’nde bahsi geçen Tarık’ın evet, malum, Venüs olduğu düşünülüyor. Biraz venüs ve dişil enerji mevzubahsinden sonra yazar, Tarık Suresi’nin başındaki “Tarık’ın ne olduğunu sen nereden bileceksin?” sorusuna takılıyor ve oradan hareketle garip garip çıkarımlarda bulunuyor. “Acaba Muhammed Venüs’e hiç gitmediğinden, hep Dünya’da olduğundan sen Venüsü bilmezsin tarzında bir şey mi söylüyorlar ona” diye bir şeyler speküle ediyor. Fakat bu “sen nereden bileceksin” yani “ve ma edrake ma —” kalıbı Kur’an’da zaten birçok yerde geçen bir kalıp. Yevmüd din nedir, Siccin nedir, Hakkah nedir, Kadir gecesi nedir, hütameh nedir gibi birçok soru bu kalıpla soruluyor zaten. Hz. Muhammed’e bu sorunun soruluyor olmasından dem vurup Nimet Hanım sonra bombayı patlatıyor:

“Fakat kimse Tanrıça İnanna’ya nereden bileceksin sen Venüs diye bir soru sormamıştır!”

Ahahah peki, ama mesela bana da sormadı kimse bu soruyu. Ben de mi Venüs’ü reprezent eden tanrıça oldum o zaman? Ya da bu mantıkla diğer peygamberlere de hep bu soru sorulsun. Yalnız Gaia - İnanna - İshtar - Freya ekolündeki Venüs incarnate tanrıçalara sorulmasın. Peki hocam.

Sirius’a gelelim şimdi. Sirius zaten ezoterizm ve Kur’an ile ilgilenenlerin çok dikkatini çeken bir yıldız. “Ve ennehu huve rabbuş Şi’ra” ayetinden ötürü çok konuşulmuş. Şira’nın da rabbidir cümlesi bana da Sirius’ta yaşayan sentient varlıkların var olma ihtimalini düşündürtüyor. Bunda hiçbir sorun yok. Fakat mevzubahsin sonunda yazar, Sirius’la iletişimden, üçüncü gözlerimizi açmamız gerektiğinden bahsedip şöyle söylüyor:

“Sirius’un sadece iki sarmallı değil üçüncü bir sarmalının da olduğu bilinmektedir. Bilimsel olarak bu henüz kabul edilmemiş olsa da…”

Ahahah bu nereden çıktı ve bu ne demek? :D Gerçekten şaşkınlıkla okudum bu satırları. Sondaki üç noktadaki vakar beni benden aldı.

Huruf-u Mukatta

Huruf-u Mukatta, Kuran’daki bazı surelerdeki anlamsız sayılabilecek harf öbekleri. Elif Lam Mim, Ta Ha, Ha Mim gibi. Bu harflerin anlamlarına ve Mu bağlantılarına dair söylemleri bu işlerle biraz haşır neşir olanlar daha önce okumuşlardır. Fakat yazarımız orijinal bir katkı olarak bu harflere bir de Naacal alfabesindeki anlamlarıyla tekrar yorumluyor. 209-210 uncu sayfalarda kendi interpretasyonlarından çıkan anlamları alt alta yazmış yazar. Peki burada kullandığı bilgilerin kaynağı? Nobody knows xD

Melekler ve Şeytan

Kitaptaki bir diğer husus, Kur’an anlatılırken kullanılan Teogonik unsurların Eski Ahit’ten alınmış olması. Belki de yazar da bilmiyor Eski Ahit ile Kur’an arasında ne gibi nüanslar olduğunu. En basitinden Şeytan bahsi. Şeytan, Kur’an’a göre bir cindir, Judeohristiyan geleneğine göre ise bir melek. Yazar, şeytan’dan bahsederken hep düşmüş melek ifadesini kullanıyor, ki bu Kuranik olmayan bir görüş. Kitapta geçen bir pasaj mesela şöyle: “Tanrı’nın en önemli baş meleği olan Azazil bile ona secde etmek zorunda bırakılmış”. Bakın bakalım okurlar, Azazil Kur’an’da hangi surede ismi geçen en önemli baş melek? Bırakın Azazil’i, Kuran’da ölüm meleği Azrail lafı bile geçmez, “ölüm melekleri” denir sadece. Alıntı yaptığım ifadeden birkaç sayfa sonra (sf 145) “meleklerin en önemlisi, sorgu meleği olan Azazil’dir” diye bir ifade geçiyor. Gene işkembe-i kübra’dan sallanmış olsa gerek, diye düşündürüyor. Pardon, bu kitabın ismi neydi? Kur’an-ı Kerim’i anlatıyorduk açıklıyorduk değil mi bu kitapta? Ehh….

Haydi Azazil’i geçtim, onun ismi bile ortalarda yok zaten, peki Cebrail hakkında kitap ne söylemiş bakalım: “cennetin ilk katının baş prensi, cennetteki meleksi gardiyanların başı” ahahahahah. Meleksi gardiyan nedir Nimet Hanım? Melek gibi ama tam değil, daha ermemiş mi? Baş prens ne oluyor peki? Şehzade Cebrail deseydiniz daha Türkik bi ifade olurmuş.

Sümer Tabletlerini İşaret Eden Ayet

Ben artık yazarken yoruldum açıkçası. Her yeni sayfada daha da dumura uğramaktan yoruldum. Artık son olarak size kitaptaki Sümer Tabletlerinin işaret edildiği düşünülen ayet kısmından bahsedeceğim. Mevzubahis ayet şu:

“Ve taşıdık onu levhalar ve çivilerden oluşan şey üstünde” Kamer 13

Ve tabii yazarımız çivi yazısı, çivi tabletleri, hiyeroglifler diye konuya dalıyor. Hatta bu ayetten 2 cümle sonraki ayeti de kanıt olarak gösteriyor “bakın bu tabletler bize kadar kaldı zaten British Museum’da, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde” diye. O da şöyle:

“Yemin olsun ki biz onu bir ibret ve işaret olarak ortaya bıraktık. Yok mu araştırıp öğüt alacak?” Kamer 15

Ya Kamer Suresi’ni bi açıp okur musunuz lütfen? Orada surenin daha ilk başlarından Nuh’tan bahsetmeye başlar zaten. Nuh Allah’a yalvarır Rabbim bunlar bana inanmıyor diye. Sonra göklerden bir karar gelir, göğün muslukları açılır. Yerden kaynaklardan sular fışkırmaya başlar. İşte tam bu climactic anda Kamer 13 var. Bariz bir şekilde Nuh’u gemiden bozma o şeyde taşıdık diyor işte. Sonra da o gemiyi bıraktık diyor. Context’e bakıldığında ne anlatıldığı çok açıkken nereden bu Sümer tabletleri geyiği çıktı anlamak güç doğrusu.

Diğer

Bunların hepsi bir kenara, kitapta göze batan yazım hataları (Budha, ying-yang), baskı ve biçim hataları (liste başlamadan liste başı yıldız işaretlerinin konması vb) ve yazarın Arapça bilmeyişinden kaynaklı hatalar (cüz’i irade değil cüz-i irade, ya da en’am kelimesini tüm canlılar diye çevirmesi gibi) kitabı okurken zorlaştıran ve yazımında yeterince özen gösterilmediğini gösteren detaylar.

Sonuç

Sonuç olarak ben bu kitabın güzel ismine kandım dostlar. O kadar saatimi verdim, okudum. Okudukça sinirlendim ve bu yer yer yalan yanlış, yer yer zorlama ve yer yer cımbızlamaların yer aldığı dezenformasyon dolu içeriği siz de okumayın, vakit kaybetmeyin diye bu yazıyı yazmak zorunda hissettim kendimi.

Kitabın ilk çıkışı 2010 senesiymiş. Umarım o günden bu güne Nimet Erenler Gülkökü bu bahsetmiş olduğum yanlışlarını düzeltmiştir ya da en azından Kur’an’ı üzerine kitap yazabilecek bir yetkinliğe varacak kadar okumuştur.

Güçlü bir kaynak olarak kütüphanemizde yer alması gereken bir eser değil arkadaşlar.