[TR] Depresyon Doktoranın Şanındandır

16 minute read

Published:

Michigan’a ayak bastığımda mutluydum herhalde. Kendime güvenim yerinde, umutlarım aydınlıktı. Yeni bir evim, yeni eşyalarım, yeni bir sosyal çevrem, yeni bir akademik danışmanım, çalışacak yeni bir konum, içinde yaşayacak yeni bir kültürel ekosistemim olacaktı. Daha önce konfor alanımdan böylesine uzaklaşmamıştım. Heyecanlıydım. Fakat birkaç ay içinde bu umutlar ve optimizm yerini dayanılmaz bir pesimizm ve psikolojik buhrana bıraktı. Sahi, niye böyle oldu?

Bu yazıda hem kendi yaşadıklarımı kağıda döküp kendimi tahlil edebilmek adına, hem de benzeri bir tecrübeyi yaşıyor ya da yaşaması muhtemel okuyucular için görmüş geçirmiş biri olarak bu konularda nasıl düşünülmesi ve düşünülmemesi gerektiğini anlatıp okuyucuya faydalı olacağını düşündüğüm fikirlerimi paylaşacağım.

University of Michigan’ın ilk günlerinden başlayalım… Öncelikle şunu bilmek gerekir ki buraya yeni gelen öğrenciler hızlıca şımartılır. İlk aylar her gün yeni bir oryantasyon, bir hoşgeldin yemeği, bir sosyal saat yahut muhtelif konularda yemekli seminerler olur. Her gün birileriyle tanışırsınız, özel olduğunuz size hissettirilir, farkında bile olmadan t-shirt, matara gibi envai çeşit swag material biriktirirsiniz. Bütün bu muameleden sonra “beni benimsediler yahu, ben de bu harika sistemin bir parçasıyım galiba!” dersiniz. Fakat diğerlerinin sizi oraya ait hissetmesi madalyonun bir yüzüdür. Sizin de kendinizi oraya ait hissedebilmeniz lazımdır. Bir doktora öğrencisi, çalıştığı konuda ilerleyemediğinde kendisini işe yaramaz hisseder. Nihayetinde kişinin adına doktora denilen bu zımbırtıya giriş amacı bağımsız araştırma yapabilmektir ve bu ana fikirden mahrum geçen her an, kişinin kendini sorgulamasına, “n’apıyorum ulan ben burada?” diye sormasına yol açar. Hele bir de akademik stresin yanında başka stres kaynakları da varsa, o zaman odaklanmak, iş yapmak iyice zulüm gelir insana.

Nitekim bende de böyle oldu.

Yokuş Aşağı

Birkaç ay içinde bana verilen konuda bir arpa boyu yol kat edemediğimi görüp konu üzerinde haftalık araştırmalar dahi yapmak istemediğim bir halet-i ruhiyeye büründüm. Haftalar haftaları kovalıyordu, ve ben her seferinde danışman hocamın karşısına elleri boş veya eksik çıkıyordum. Belki bana verilen konuda çalışabilmek için gerekli altyapıya sahip olmadığım için overwhelm olmuştum ve bu beni konu üzerinde hiç çalışmamaya itiyordu, belki de zamanla bıkmıştım ve bende konuya karşı öğrenilmiş çaresizlik gibi bir tutum oluşmuştu. Ya da bunların hiçbiri değildi, yalnızca tembellik ediyordum. Labdaki arkadaşlarımın çalışma rutinleri, günlük çalışmaya ayırdıkları süreler, sabah uyanma vakitleri vs. benden farklıydı. Kendimi onlarla kıyasladığımda gerçekten tembel ve disiplinsiz görüyordum (hâlâ da görürüm). Öyle ya da böyle, kendimi değersiz ve işe yaramaz hissetmeye başlamıştım. Kısa sürede buradaki oryantasyonlarda da kendisinden sıkça bahsettiren, doktora öğrencilerinin tatlı belası ‘Imposter Syndrome’ emareleri de bünyede görülmeye başlamıştı. “Yeterince iyi değilim işte, kabul edelim” diyordum. “Şansım yaver gitmiş de almışlar beni. On kez denesem dokuzunda almazlardı herhalde” diye düşünüyordum.

Depresyon
Image credit: https://thriveglobal.com/stories/what-is-the-cost-of-depression-to-you-and-your-business/

Tüm bunlar olurken bir yandan uzak ilişkimde sorunlar baş göstermişti. Tabii, size Michigan’a gelirken ardımda kız arkadaşımı bıraktığımı söylememiştim, değil mi? İki senelik kız arkadaşımı Türkiye’de bırakarak buraya gelmiştim. Partnerine hem tensel hem tinsel açıdan aşırı derecede bağlı olan bana (tipik boğa burcu swh) bu mesafeler hiç yaramamıştı. Telefon konuşmalarımız benim için git gide daha duygusal ve ağır geçmeye başlamıştı. Bir görüşme rutinimiz de olmadığı için takriben birkaç günde bir görüşüyor, görüştüğümüz zamanlarda da ben genelde kendisini ne kadar özlediğimi ve burada onsuz ne kadar zorlandığımı söylüyordum. Depresif halet-i ruhiyem, altı ay gibi kısa bir zamanda kız arkadaşıma kendimi çok zayıf göstermeme sebep olmuştu. Zamanla görüşme sıklığımız iyice azaldı (… ve nihayet sıfıra indi). Doktoraya uzaklara giden insanların çoğunun ilişkilerinde benzeri fazlar yaşadıklarını çok sonraları bir arkadaşım anlatacaktı.

İlişki Problemleri
Image credit: https://www.sdrelationshipplace.com/relationship-donts-with-dana-mcneil/

İlk günlerde birçok kişi ile farklı oryantasyonlar, sosyal saatler ve yemeklerde tanıştığımı söylemiştim, değil mi? Yalnız o tanışılan insanlarla hukukumuz hiç uzun süreli olmadı. Ofisimden ve aldığım derslerden tanıdığım birkaç kişi haricinde hiç kimseyi kendime gerçekten yakın hissetmedim. Kendime yakın hissettiğim bu kişilerle de sıkça görüşebileceğimiz bir konjonktür yoktu ortada. Malum, herkes doktora öğrencisiydi, ve herkes çok yoğundu. Nadiren dışarı çıkıp birkaç saat muhabbet edebiliyorduk bu arkadaşlarla. Yani kısacası hem akademik problemler, hem de ilişki problemleri yaşarken yapayalnızdım. Arada bir lise ve üniversiteden dostlarımın uyanık olduğu uygun vakitleri kolluyor (saat farkı, n’apalım), onlara telefon açıp onlara içimi döküyordum.

Akademik yetersizlik, ilişki problemleri, yalnızlık. Tüm bunların üzerime saldırdığı o karanlık dönemde günde bir öğün (o da zorla) yemek yediğimi, ve günün 16 saatine yakınını yatağımdan çıkmadan geçirdiğimi hatırlıyorum. Ne kolumu kaldıracak tâkatim vardı, ne de kaldırmaya isteğim ve motivasyonum. Ortalama haftada bir kez kendimle baş başayken hıçkırarak ağlıyordum. Bu son söylediğim de zaten klinik tanılarda kullanılan güvenilir bir indikatörmüş. Neyse efendim.

Üniversitemin psikolojik yardım servisine başvurdum. Bu yazının belki de sevgili okuyucu için en kilit yeri burası. Biliyorum, eğer gerçekten depresyondaysan herhangi bir işi yapmak senin için inanılmaz bir irade gerektiriyor. Biliyorum, bir yere başvurmak, senden istenen o formu doldurmak veya psikoloji servisine kadar gitmek dünyanın en zor işleri. Fakat yine de bu hususta bana güven. Kendini azıcık iyi hissettiğin bir anı kolla, mümkünse sana yardım edecek birini bul, o formları muhakkak doldur ve o servise muhakkak bir kere olsun git. Bunu keyfî bir karar olarak düşünme. Bunu kendine ve yaşadığın topluma karşı bir sorumluluğun olarak düşün. Ahlakî bir zorunluluk olarak bunu yap. Psikologunla haftada bir dahi olsa konuşmak sana iyi gelecektir. Bana iyi geldi. Psikoloğunun iyi sorular sorması, beyninin içine girmesi falan da gerekmiyor. O iyi bir dinleyici olsun, yeter. Sen zaten anlattıkça kendi kendini tahlil ediyorsun ve muzdarip olduğun sorunları analiz ettikçe, küçük parçalara ayırdıkça onlar daha tahammül edilebilir hale geliyor. Neyse, az aşağıda tavsiyeleri topluca vereceğim. Kendi hikayeme geri döneyim. Bir tıp doktoruna da görünmek istedim ve psikiyatra da gidip antidepresanlık durumumun olup olmadığını sordum. Varmış gerçekten. Hatta depresyon skalasında bir hayli ilerlemişim. Fakat antidepresanlara karşı ağır bir önyargım olduğundan onları kullanmama kararı aldım. Bu karar da doğru muydu yanlış mıydı tartışılır. Tıp okuyan birçok arkadaşım almam gerektiğini söylemişti mesela. Belki de alsam durumu çok daha hızlı atlatıp toparlardım. Bilemiyorum.

Psikologumla görüşmelerim halet-i ruhiyemde iyileşmelerin önünü açmıştı. Fakat çalışma ve uyku açısından problemlerim devam ediyordu. Hâlâ çok fazla uyuyor, çok az çalışıyordum. Ardından Şubat ve Mart ayları geldi. Zihnim biraz toparlanmaya başlamıştı ama göz ardı ettiğim küçük bir ayrıntı vardı: küresel ölçekte bir pandemi geliyordu.

Covid 19
Virüs. Image credit: Freepik

Pandemi, hâli hazırda yeterince seyrek olan sosyalleşme sıklığımı sıfır seviyesine indirdi. Güneş görüp hareket etmek namına yaptığım yegane düzenli eylem olan ofise gidip gelmek de böylelikle rafa kalkmıştı. Burada iyi anlaşabildiğim birkaç insandan biri olan ev arkadaşım pandemi sebebiyle Türkiye’ye dönmüştü. Birkaç ay evde tek başımaydım ve bu süreyi kendimle yüzleşmek, içinde bulunduğum kısır döngüden kurtulmak için harcamaya giriştim.

Sevgili danışman hocam yukarıda bahsetmiş olduğum, konunun akademik boyutuyla alakalı durumlarda son derece anlayışlı ve yardımsever davrandı. Yalnız bu sefer de ben kendi kendime kızıp “ulan koskoca hocanın düzenini bozuyorsun, onca işinin arasında bir de senin kaprislerinle uğraşıyor” diye kızmaya başladım kendime. İşte görüyorsunuz sevgili okuyucu, bir kez bu mantalite zihninizi ele geçirince şükretmeniz gereken şeyler bile şikayet sebebi oluyor 1. Sanki gözünüzün önüne her şeyi kötü tarafından gösteren bir filtre konuyor (tabii bunu o zamanlara retrospektif olarak bakınca fark edip üzerinde makul bir şekilde düşünebiliyorsunuz, yaşarken hiç de böyle olmuyor).

Görüyorsunuz, kendi hikayemi fazlaca detaylı anlattım. Eminim okuyuculardan bazıları “bu mudur?” diyecek, bu anlattıklarımı solda sıfır bırakacak, en hakikisinden bir depresyon serüvenine kendileri sahip olduğunu düşünecek ve belki de hissettiklerimin çoğunun yersiz olduğunu düşünecek. Lakin dertsiz insan yok. Dertlerin bünyedeki şiddeti de insanın dertlerinin ortalaması ve standart sapmasına göre belirleniyor. Olaya öyle bakıp benimle hemhâl olursunuz diye ümit ediyorum… Bunları anlatma sebebim ise sempati toplamak, kendimi acındırmak falan değil. Benzeri bir süreçten geçiyor olan bir kişi dahi bu satırları okuyup yaşam kalitesini azıcık artırabilirse kendimi kazançlı sayarım. Bu sebeple yazımın asıl kısmı burada başlıyor diyebilirim.

Anka Kuşu küllerinden doğuyor
Anka Kuşu. Image credit: Pinterest

Ne Yapmalı?

Daha önce de belirttiğim gibi, “şunu yapın, sonra da bunu, bakın süper hissedeceksiniz” tarzı tavsiyelerin pek bir yararı olmadığının farkındayım. Depresyondaki bir insan kendi kendinin ataletini kırabilecek güce sahip olamayabiliyor. Tam da bu sebepten, oyunu tek kişi oynamamanız gerekiyor.

  • İlk yapacağınız şey, kendinizi kendisine azıcık da olsa mesul hissedebileceğiniz birini bulmak olsun. Ailenizden, yakın arkadaşlarınızdan ya da saygı duyduğunuz insanlardan biri. Ona kendinizi ifade edin, içinizi boşaltın ve “yardıma ihtiyacınız olduğunu” söyleyin. Sabah yataktan kalkamıyor musunuz? O kişiden sizi arayıp uyandırmasını isteyin. Evden çıkmıyor musunuz? O kişiyle sadık kalacağınız bir akşam yürüyüşü planı yapın ki sizi zorla dışarıya çıkarsın. Malum, beynin böyle bir make-believe mekanizması vardır. Depresif değilken yaptığınız şeyleri yaptığınız takdirde beyniniz daha iyi olduğuna kendisini ikna edecektir.

Artık tek başımıza olmadığımızı varsayıyorum. Sırada ne var?

  • D-vitamini ve demir eksikliğinizi test ettirin. Organik canlılarız nihayetinde, birkaç mineral ve vitaminimiz eksik ya da fazla olsa hemen davranışlarımız değişiyor. D-vitamini ve demir bu konuda iki usual suspect. Özellikle az güneş gören bir coğrafyada yaşıyor ya da çok fazla çay tüketiyorsanız bu ikisinde eksiklik görülme ihtimali bir hayli fazlalaşıyor. Bir kan verip değerlerinizi ölçtürmede yarar var. Aylarca içinizi kıyan halet-i ruhiyenin sorumlusunun mikrogramlarla ölçülen bu ufaklıklar çıkması sizi kızdırabilecek olsa da başınıza gelebilecek durumların en iyisidir. Takviye ilaçlarla durumun hızlıca üstesinden gelinebileceğini gösterir.

  • Profesyonel destek şart. Hem psikiyatra hem de psikologa bir görünün. Yukarıda bahsettiğim badinize “beni doktora götür” deyin. Faydası bana oldu, size de olacağını ümit ederim. Faydası olmasa dahi sonraları bünyenize saldırabilecek “neden zamanında doktora/psikoloğa gitmedim ki yauvv” düşüncelerinden böylelikle kurtulmuş olursunuz.

  • Sosyal çevre‘nin desteği çok önemli. Çevrenizden gelecek you don’t walk alone hissiyatı yeri doldurulamayacak bir nimet. Yüzünüzü güldürmeye çalışan, dertlerinizle hemhâl olan ve orada olduğunu size hissettiren insanları asla çevrenizden uzaklaştırmayın. Depresyon yüzünden kabuğunuza çekilmek, daha çok izole olmak isteyeceksiniz. Bence bu bir geribesleme döngüsüne yol açıyor ve sonuçları hayli ağır oluyor.

Bir de şunu hatırlamak lazım ki, biz ne kadar kendimize müdahale etmeye çalışırsak çalışalım, garbage in garbage out durumuna düşmemek lazım. Tamam, doktora gittik, arkadaş grubuyla iletişim halindeyiz vesaire, ama kendimize şöyle bir durup bakalım. Ben ne tüketiyorum, ne yiyip ne içiyorum, zamanımın büyük kısmını neleri görerek duyarak hissederek geçiriyorum? Bu sorulara yanıtlarınız belki de depresyonu haklı çıkaracak nitelikte!

  • Sosyal medyada nasıl içerikler tüketiyorsunuz? Bütün gün ekşisözlük ya da twitter’da scroll’luyorsanız ve Türkiye gibi (kötü haber/iyi haber) oranının hayli yüksek olduğu bir ülkenin ferdiyseniz size kötü haberlerim var. Yolsuzluk, şiddet, adaletsizlik, cinayet, gasp, liyakatsizlik gibi insanın psyche’sinde huzursuzluk yaratan şeylere düzenli olarak maruz kalmak insanı yoruyor. Öte yandan Instagram ve benzeri mecralarda ulaşılamaz olanı temsil eden ve dopamin devrelerinizi uyaran içerikler de sizi git gide hissizleştirecek ve küçük şeylerden keyif alabilme yetinizi köreltecektir. Günlük sosyal medya kullanımınıza maksimum 45 dakika gibi alçakgönüllü bir limit koymak hiç de fena bir fikir olmayabilir.

  • You are what you eat”. Yani “insan ne yerse odur” kardeşim. Bu yüzden junk food ile beslenen bir kişiden gün boyu enerjik ve yüksek kondisyonlu olmasını beklemek biraz tuhaf olurdu herhalde. Depresif insanların bazısı çok fazla yemek yer, bazısının ise iştahı kesilir. Siz bunlardan hangisiyseniz ona uygun bir strateji geliştirmeniz lazım. Eğer günde bir öğün yemek yemeye başladıysanız, o yediğiniz şey bir pizza ya da burger menüsü olmasa iyi olur. Yendikten bir iki saat içinde kişinin üzerine balyoz gibi çöken bu tip gıdalar yerine kişiye gün boyu enerji verecek, sebzeli, protein ve yağ ağırlıklı gıdalarla beslenmek yerinde olacaktır. Eğer stress eating‘e meyiliniz varsa da gün içinde sürekli yediğiniz şeyleri değiştirebilirsiniz. Gün boyu her afakanlar bastığında çikolata, kurabiye, kraker yiyorsanız bunun orta ve uzun vadede zihninizde pozitif bir etkiye yol açması beklenemez. Bunun yerine insana tokluk hissi veren ve besleyici özelliği olan badem, fındık, ceviz, kuru üzüm, kuru kayısı gibi kaliteli snack‘lerden yemeniz hem yediğiniz miktarı azaltacak, hem de bünyenize daha faydalı olacaktır.

  • Bakın kaç dakikadır konuşuyorum, daha ağzımdan spor kelimesi çıkmadı. Bu biraz benim kendi spor yapmıyor oluşumdan kaynaklı herhalde. Lakin sporun depresyona etkisi gün gibi ortada. Hatta yapılan çalışmalara göre haftada birkaç gün düzenli spor yapmak, hafif bir antidepresandan daha etkili bir savunma mekanizması. Hem insana devinim kazandırıyor, hem de kişinin kendisini zorlamasından mütevellit bünyeye ‘yapabilirim’ duygusu aşılıyor. Spor yapmak çocukluktan alışılagelen bir şey olduğu için olsa gerek, hayatım boyunca bir türlü sporu rutinime katamadım. Ama düşünün sevgili okur, siz hiç halter kaldıran, boks yapan, top oynayan, kan ter içinde kalan bir insan imajını yatağından kalkamayan, sürekli yattığı giysilerle oturup duran bir insan imajıyla bağdaşlaştırabiliyor musunuz? Ben de öyle.

  • Uyku düzeni önemli arkadaşlar. Aynı saatte yatıp kalkan, karanlıkken uyuyup hava aydınlandığında uyanmak, yapabileceğiniz en süper işlerden biridir. Bunun d-vitamini ile bir alakası da olabilir tabii, fakat ben bunun daha çok insanın evrimsel geçmişiyle uyumu ve kaynak koduna uygunluğu ile alakalı olduğunu düşünüyorum. “İyi de abicim, uyanamıyoruz, uyansak da kalkamıyoruz dedik ya!” diyebilirsiniz. Bu konuda ben size ne yaptığımı söyleyeyim: Güneş ışıklı oda saatleri var (örneğin şu). Saati diyelim ki sabah 7’ye kurdunuz, biraz önceden, mesela sabah 6’dan itibaren yavaş yavaş ışıldamaya başlıyor ve 7’ye kadar ışığının şiddetini artırıyor. Yaydığı ışık güneş ışığına benzer olduğundan bedeniniz gerçekten güneş doğmuş sanıp melatonin seviyesini bu sırada düşürüyor. Bunun sonucunda alarm çalacağı zaman daha rahat uyanıyorsunuz. Denenebilir.

  • Son olarak depresyonun manevi ve spiritüel arkaplanından da bahsetmek istiyorum. Depresyon biraz da hayatının bir fark yarattığını hissetmeyen, uzun vadeli bir planı olmayan, ve hayatını anlamlandıramamış insanların problemidir. Hedefe atılmış ok gibi giden insanlarda depresyon falan olmaz. Depresyon daha çok “Nelerle uğraşıyorum ben böyle? Gelecekte ne yapacağım acaba? Hayata dair isteklerim nedir? On sene sonra kendimi nerede görüyorum? Hiçbir fikrim yok. Bir an esen bir rüzgara kapılıp gideceğim herhalde” diye düşünen insanların olayıdır. İnançlı insanlar bu konuda nispeten avantajlı. Örneğin din, insan hayatını anlamlandıran bir portrenin sınırlarını çizer: yapılması ve yapılmaması gereken şeyler üç aşağı beş yukarı bellidir, bu dünya ve öteki dünya konseptleri insanın varoluşunu konumlandırır, kişi de bu beklentiler etrafında yaşamını tayin eder. Gerçekten bir dine iman etmiş, yani kendisine çizilen bu rotaya yürekten inanmış bir insan kendisini önemsiz görmesi biraz zor. Kendisini büyük plan denen yapbozun bir parçası olarak görür. Gerekli ve yeterlidir, buna mukabil kalbi hoşnuttur. Peki ya inanmıyorsak abicim? Dinin çağ dışı ya da saçma olduğunu düşünen biri de hayatını anlamlandırmaya muhtaçtır. Bu bazen spiritualizm vasıtasıyla olur, bazısı bu yolda psychedelic’lerle uğraşır, bazısı metafiziksel olanı külliyen reddedip materyalist dünyada Kierkegaard- ve Sartre-vari bir anlam yaratım sürecine girer. Nasıl olursa olsun, bu lazımdır. Bu anlam arayışını kolay yoldan yapmanın bir yolu da yoktur. Sevgili okur, buna muhtaç iseniz bu sizin meselenizdir. Elinize bir kağıt ve kalem alıp kim olduğunuzu, kim olmak istediğinizi, hayattan beklentilerinizi vesaire yazıp iç hesaplaşmanızı yapmanız lazımdır. İyi şanslar dilerim.

Bakın yukarıda bir sürü şey saydım. Bunların hepsini ben muntazam bir şekilde uyguladım mı? Hayır. Eğer bunların hepsini yahut çoğunu yapabilecek bir iradeye hali hazırda sahipseniz zaten işler yoluna girmiş, ya da kısa sürede yoluna girecektir demektir. Eğer bunlardan bir ya da ikisini dahi yapmakta zorlanıyorsanız, belki de bir süre ilaç tedavisi görmeniz, modern tıbbın nimetlerinden yararlanmanız gerekiyordur. Mümkün olan en hızlı biçimde kendinizi bu ruhsal buhranlarınızdan kurtarabilme gücünü ve iradesini gösterebilmenizi can-ı gönülden ümit ederim sevgili okur.

Şimdi Hayat

Şimdi hayat isterrr çiçeklerle gelsiiin, isterse vursun gitsiiiin… En bilindik yalanlarındannnnn bir yalan seçsin geeelsiiin…

Ehm.. Nerde kalmıştık?

Şimdi çıkıp “Ya tamam da Alican, sen atlattın mı bu olayları tamamen? Sonra kelin ilacı olsa durumuyla karşılaşmayalım bak?” diyecektir birileri. Bu sebeple şu an ahval ve şeraitin nasıl olduğu hakkında birkaç kelam etmek istiyorum.

Yalan yok, bende hâlâ depresif hissiyatlar arada nüksediyor, ama eskisinden çok daha iyiyim. Haftada, en geç on günde bir, hiçbir şey yapmak istemediğim, dünya yansa umrumda olmayacak o mantaliteye bürünüveriyorum. Hatta o günlerde çevremden çokça “N’oldu oğlum bir şey mi oldu?” tepkileri alıyorum. Sessiz ve serin bir odada iyi bir gece uykusunun faydası oluyor. Herhalde kişi zihninin içindeki gerçek problemleri tam olarak çözmediği takdirde bu nüksetmeler yaşanacak.


Notlar

1: “Kardeşim sen kendini hiç pozitif bir şey düşünmeye sevk edemiyor musun? Zihnin üzerinde hiç hakimiyetin yok mu?” diye haklı olarak sorulabilir burada. Sevgili okuyucu, tüm bu depresif zamanlarda aklınızın bir köşesinde her zaman optimist düşünceler oluyor. Örneğin pandemiden gerçekten etkilenen insanları, sağlığını ve işini kaybedenleri, haberlerde karşınıza çıkan yaşamları, hayatın sillesini yemiş onca yıkığı görüp “benim durumum o kadar da kötü değil lan aslında” diye düşünebiliyorsunuz. Fakat artık içinde bulunduğunuz biyolojik ve hormonal vaziyetten midir bilmiyorum, bu tür düşünceler bile evrilip şu hâli alıyor: “benim durumum o kadar da kötü değil lan aslında, e o zaman neden hâlâ bu kadar mutsuzum :(”. En iyisi, mutsuzluk atakları geldiğinde onların gelip geçici hisler olduklarını, ve yaşanması gerektiklerini kendi kendinize hatırlatmak ve onlara alışmak.